Dostum, sana mektup yazıyorum. HP klavyemi aldım elime, gözlerimi diktim kocaman monitörüme. Bir porselen bardakta çayım var, demi acımış. Saate bakmıyorum, zaman hiç geçmesin istiyorum. Seni seviyorum, seni seviyorum.
Dostum, hayal gibisin bugün.
Duydum ki TGRT’yi satmışlar. Huzur TV’yi almış vermişler acımadan ellere. İçindeki sağlık bilezikleri, şofbenler, masaj yastıkları, mikserler, elektrikli sobalar ve teyzelerin Merkez Efendi hatrına emanet ettikleri göz nurlarıyla… verdiler işte.
Sen su gibisin dostum. Varlığın beni bir okyanus gibi sarıyor. Serinliğim senden geliyor. Aydınlığım senden. Uzağa düştüğümde, sen düşüyorsun hep aklıma. Aklımın bir köşesini değil, tüm duvarlarını boydan boya seninle kaplamışım sanki. Pencereyi açtığımda, senin bir harfi hecelemenle kelebek etkisi misali büyüyen rüzgara çarpıyor yüzüm. Dallar hışırdıyor, fısıldıyor. Su gibisin sen işte. Rüzgar gibisin. Kimya gibisin.
Seda Sayan’lı dakikaları özledim şimdi ben. Ah Enver Abi’nin elinden pasta yiyişleriniz. Enver Abiniz kurban olsun size. Abdest almaya giden bir İhlas vefalısının gözleri takıldı bak gazetedeki resminize. Enver Abim, yapıyorsa bunları bir bildiği vardır. Hidayete erecektir hepsi. Evet, neden olmasın? Ya Mücahit, oğlum sen ne diyorsun bu işlere? Yüzündeki o bir kamyon nur’u korumak için neler yapıyorsun mesela?
Evliyâların kabrine tüneyen, toprağına işeyen ayyaşlara benzemek hoş bir duygu mu acaba?
Şimdi Enver Abim, nasıl hissediyor kendini bilmem ki. Kârlı bir satış sonrası müşterinin ardından bakarak paralarını sayan bir esnaf duyguları mı yaşıyordur? Ya da “ulan bu televizyon benim ilkelerimi mahvetti… bu televizyon benim şeytanım… satayım da özüme döneyim” mi noktasındadır? Arayıp sormaz mı hiç Seda bacın, Gülben bacın, Sibel bacın? Doğru ya kaptırdın hepsini rakip patronlarına. Aydın Abi diyorlarmış şimdi onlar. Ama Aydın Abi pasta yedirmiyormuş hiçbirine.
Dostum, bu karmaşanın ortasında net olan bir şey varsa o da sensin. Hayal kadar bendensin. Hayal kadar gerçeksin. Çünkü yaşatıyorsun beni. Sağlamam gibisin, ispatım gibisin. Yüzümdeki neşenin hem delili, hem şahidisin. Bir keresinde sumak otu almıştım kurutulmuş. Sumak otu dostumdu benim. Sen de dostumsun. Karanfil gibi, zencefil gibi, yeşil zeytin gibi…
Enver Abi, sen dostluk nedir bilir misin? Plazadan önceki zamanları düşün bir bakalım. Sabahları takır takır soğukta gazete dağıtan, sana inanmış adamları düşün. Açtığın yurtlarda, TV izletmediğin talebeleri düşün. Dergilerinle, yayınlarınla milli birliği, dini birliği, ahlâkı, fazileti aşıladığın bir neslin çocukluğunu düşün. Sonra bu çocuklar genç olur olmaz, onlara verdiklerini geri aldığını düşün. Şimdiki çocuklara verdiğin bir şey var mı?
Ben senin muhabirindim Enver Abi. Bana derginden basın kartı gelmişti. Sarıydı. Kendimi önemli bir şey zannetmiştim o gün. Sağolasın. Milliyet Çocuk’a karşı Türkiye Çocuk vardı. Diyanet Çocuk vardı bir de ama onu boşver. İki dakika lâik olalım şurada, din işleriyle çocukluğu ayıralım birbirinden.
Derken duydum ki Enver Abi, artık Din Kültürü öğretmenlerini Eğitim Fakülteleri yetiştirecekmiş. İlâhiyatın pençesinden kurtarmışlar diyorlar. Meslek derslerini azaltmışlar, damlatma düzeyine getirmişler. Helâl olsun diyorum ben Enver Abi. Seni bilmem ama ben YÖK’ü takdir ediyorum. Tüm dikkatini imam-hatiplilerin geçebileceği noktaları kapatmaya, İlâhiyat’ları işlevsizleştirmeye, din eğitimini ulaşılmaz bir noktaya taşımaya harcamaları, hayret verici. Aynı dikkatin, gayretin onda birini yüksek öğrenimin sorunlarına veya mesela kalıcı bir üniversite giriş sınav sistemi oluşturmaya çalışsalar heralde vakit kaybı olurdu. Ama ben şükrediyorum Enver Abi, Allah’tan bu YÖK’ün de ÖSYM’nin de elinden kurtuldum. “ÖSYM G… ye” adlı bir klibi gülerek izleyen ama kafasında zerre-i miskâl bir fikir oluşmayan “yüksek öğrenim” adamlarından ne bekleyim ben Enver Abi! Bana gel asistan ol deyen okuluma neden geliyorum demedim sanıyorsun. Yüksek yüksek lisanslara başvurmasınlar… Ama mastır yapmayana da kız vermesinler… Annesinin bir tanesini hor görmesinler… Ay ay başım döndü benim abi.
Dostum…
Eğer savcı olsam, bütün bu dünyayı sahtecilikten içeri tıkardım.
Bir tek seni bırakırdım dışarıda. Ama kelepçeni takardım, kurtuluşun yok. Kurtuluşumuz var. Karanfilimiz, zencefilimiz, sumak otumuz, cevizimiz, sebebimiz, sonucumuz var. Erken değil, geç değil, saatimiz var. Telaş değil, vaktimiz var. Dert değil, neşemiz… Tuz değil, şekerimiz… Su değil şerbetimiz… Dostum, bir dünya değil, koskoca evrenimiz var.
Ama şu "ışık"ları kim söndürdü be Enver Abi?
İşte buna gülerim. Enver abi... Enver abiii..?!!? Enverrrrr abiii??!! Neredesin abii??? Başımız sağolsun. :D
Enver Paşa paşa...
Samimi söylüyorum . Yanlış anlamayın lütfen, anlayamadım yazının vermek istediğini. Yermek ve bağlılım noktasında?
Yeni yorum gönder