Buralara kar yağmaz, yağar da kırk yılda bir. O zamanda büyük küçük herkese oyun olur. Ben bu yaşıma geldim 2 defa gördüm yağdığını ama hiç şöyle ağız tadıyla oynamak nasip olmadı. Sanki bana inat hep işimin çok olduğu günlerde yağıyor bu meret. Bak gene bekledi bekledi, "dur" dedi, "Mustafa Efendi'nin bu gün önemli işi var, yağayım da o ancak bana camdan bakabilsin".
20'li yaşlarımda başladım ben ticarete, dedemden kalan evi satıp kendime sermaye yapmış ve iyide para kazanmaya başlamıştım. Ticarete çok aklımın yattığını söylüyorlar. Bir eski evin parasıyla başlayıp şimdi geldiğim yer az değil Allaha şükür, başardım bir şeyler ama çok çalıştım. Çalışmadan, hesabını kitabını bilmeden bu işler olmaz. Hele öyle har vurup harman savurmakla hiç olmaz. Kazanmayı bildiğin kadar tutmayı da bileceksin. Pinti miyim? Bana göre bu pintilik değil, hesap bilmek. Geceyi gündüze katıp çalışınca kazandıklarımı harcamakta öyle kolay olmuyor. Şimdi bak mesela benim çocuklar ne de güzel harcıyorlar paraları ama kolay tabi, sabah 6 akşam 12 çalışmak nedir bilmez keratalar. Ben yoka doğdum onlar vara. Benim tek bildiğim çalışmaktı maşallah onlar pek çok şey biliyorlar. Bilsinler gözüm yok bilsinler ama, kim devam ettirecek bu işleri? Böyle kendi işlerinde memur gibi çalışmakla olur mu bilmem. Yok akşam bilmem nereye gidelim, yok üç gün tatil hadi İtalya'ya gidelim, yok maç var Pazar günü deplasmana gidelim... Tutturmuşlar bir gezelim, görelim, yiyelim içelim... Söylenince de devir değişti diyorlar. Nesi değişti; çalışmak çalışmaktır. Çalışmanın devri mi olur?
Mal alınırken kazanılır denir ya –emin olun bu doğrudur- sıkı pazarlıkçıyımdır. Huyumdur bu pazarlık yapmadan hiçbir şeyi alamam. Almadan öncede çok dolaşırım. Şimdilerde çok moda oldu ama ben bu arsayı aldığımda henüz daha kimsecikler yoktu etrafta. Tahmin etmiştim buraların çok para edeceğini, şansımda yaver gitti, gide gele, araya sora denize sıfır bir arsa aldım uygun fiyata, üstüne de bir villa yapar, satar üç beş kazanırım diyordum ama satamadım, hala durur o ev. Hem projesini bir mimar çizsin istiyordum hem de ucuz olsun öyle çok para vermeyeyim. Bir mimar buldum, yeni açmış ofisi, toy bir oğlan, işe ihtiyacı vardı –adı neydi, şimdi hatırıma gelmiyor- referans olsun istiyordu. Bahçeli bir apartmanın zemin katındaki küçük daireyi büro yapmıştı. Kendinden başka bir genç çocuk, bir de ufak tefek, kara kuru, pırasa saçlı, taş çatlasa 20 yaşlarında bir kız çalışıyordu. Adı Ceyda'ydı. Odanın birinde oturur, durmaksızın bir şeyler yapardı. Bir akşamüstü projenin son halini görmek için gittim, kapıdan girerken havada ilk kar taneleri uçuşmaya başlamıştı. Patron beni şaşaalı karşıladı. Genç oğlan iki çay getirdi, biz çaylarımızı yudumlarken Ceyda elinde boyu kadar kağıtlarla odaya girdi, itinayla onları masaya yaydı ve usulca odadan çıktı. Varlığı yokluğu belli değildi. İstese de belli olamazdı, tüy gibi bir şeydi zaten.
Patron projeyi bana anlatmaya başladı, şöyle bir baktım, beğendim. Bir şeyi beğendim mi suratıma bok koklamışımda rahatsız olmuşum gibi bir ifade takınırım. Karşımdaki de yüzüme bakıp eyvah der müşteri kaçıyor, başlar fazladan konuşmaya, sevimli görünmek için uğraşmaya, tavizler vermeye. Ama aslında pazarlıkta ilk kural taviz almadan taviz vermemektir. Bilen bilirde asıl ben neyi bilirim biliyor musunuz? Atalarımız ne demiş 'altını olan kuralı koyar.' Bu benim için ticaretin birinci kuralı gibidir. Arada üç beş istisna olur elbette ama para kimdeyse onun şartları geçerlidir. Para paradır ve paran varsa para kazanırsın, eh tabi biraz akıllı da olmak lazım elbette. Neyse işte patron başladı konuşmaya; aman efendim neresini beğenmemişim, değiştirilebilirmiş, istersem yatak odasını biraz daha büyütebilir, mutfağı salonun öbür tarafına alabilirmiş filanda falanda.
Patron malı satmaya uğraşıyor, ben yüzümde o boktan ifade ile oturuyorum, baktı bende değişen bir şey yok, Ceyda'ya seslendi, kız aynı sessizlikle içeri girdi. Pırasa saçlarını ensesinde toplamıştı, şimdide mısır püskülüne benziyordu. Üçümüz masanın etrafına dizilmiştik, Ceyda bana yakın duruyordu. Sesi de kendisi gibi usul usuldu. Hiç bu kadar yakınıma gelmemişti -gerçi benimde ikinci gidişimdi ya- ama işte o zaman fark ettim; gözleri bal rengiydi, ama öyle bal rengi diye geçiştirilecek gibi değil, içinde bakır çizgiler vardı. Mutlu mu mutsuz mu, bir sevdiği var mı yok mu, nasıl yemek yer, en sevdiği renk nedir, işe otobüsle mi gelir vapurla mı, başka kardeşi var mıdır, anası babası sağ mıdır... Aklıma gelen bütün soruların cevabı sanki o bakır çizgilerdeymiş de onlarda bana hiç bir şey söylememeye yemin etmiş ve hatta cevapları örtmek için oraya çizilmiş gibiydiler. Kafamdaki düşünceler yüzünden dikkatim dağılmış bu yüzden huzursuz birkaç hareket yapmış olmalıyım ki Ceyda'nın sesi gittikçe sönükleşti ve sonunda sustu. O'da beğenmediğimi düşünmüş olmalıydı.
Derin bir sessizlik oldu. Hani neredeyse kız doğdu denen sessizlikten. Bu arada kar yağmaya devam ediyordu. Sessizliği bozmak için olsa gerek 'kar tutacak' dedi patron. Kızın gözleri pencereye kaydı ve bir tek an için tam bal gibi oldu ama hemen o gözler bakır perdenin arkasına, sessizliğine geri döndü. Durduğum yerden yolu görüyordum. İnsanlar; arabaların, bahçe duvarının üstünde biriken karları toplayıp şakalaşmaya başlamışlardı. Zavallı mısır saçlı bizimle içeride kalmış, bok koklamış suratlı bir adama proje satmaya çalışıyordu. Ceyda 'kahve ister misiniz?' diye sordu. İfademi hiç bozmadan 'hayır' dedim. Patronda istemedi, kız odadan çıktı. Biz pazarlığa başladık. Ne kadar sürdü hatırlamıyorum ama sonunda benimde aklıma yatan bir fiyatta anlaştık. Patron beni yolcu ederken, yan gözle, Ceyda'nın çalıştığı odaya baktım; boştu. Arabama binerken yanı başımda neşeli sesler duyunca gayri ihtiyari o tarafa döndüm ve mısır püskülünü gördüm, Ceyda'yla göz göze geldik, utandı, telaşla bakışlarını kaçırdı.
Bir dahaki gidişlerimde Ceyda ofiste yoktu. İzinlidir dedim kendi kendime. İlk sefer sormadığım için ikinci üçüncü dördüncü gidişlerimde de soramadım nerede olduğunu. Kimsede bana bir açıklama yapmadı. Unutulmuş gitmiş ya da hiç orada çalışmamış gibiydi. Proje bitti, inşaatı bir müteahhide vermek yerine kendim yapayım dedim. İşe güce daldım, bir kız beğenmiş valide, gittiler istediler, evlendim. Üç çocuğum oldu, ikisi kız biri oğlan. İlk kıza annemin, oğluma babamın ismini verdim. Üçüncü çocuğumda kız olunca 'hanım dedim, adını Ceyda koyalım'.
İşte ne zaman kar görsem, hep düşünürüm 'yap bakalım bal gözlü, bir acı kahve içeyim; sonrada dışarı çıkar kartopu oynarız' diyebilseydim ne olurdu?
Konuk Yazar: Didem Gupse Akyol
Haftanın bu son iş gününün son saatinde keyifli bir hikaye. Belki Ceyda'ya rastlasaydı sonraki günlerde hayatı farklı olacaktı, işte hayat, kader, rastlantılar, üstüne gitme, gitmeme... Kadere karşı insan yolunu kendi mi çiziyor tartışılır, hem de günlerce...
Böyle devam edersen yakında yazdıklarını korsan piyasasında göreceğiz gibime geliyor...
Babam birgün beni Bodrum Gümüşlük'te bir tepenin üstüne çıkardı. Leb-i derya denize sıfır arazi, göz alabildiğine. Hele ki Bodrum furyası var memlekette, değerini hesabedemezsin. "İki sene bir kızla beraberdim gençken, sonra evlenelim dedi. Babası da bütün bu arazilerin sahibi, mal mülk çok. Zengin kızı bizi bozar dedim, kan da deli o zamanlar, bir çay bahçesinde ayrıldım kızdan. Geri kalan hayatımda toplasan bu arazinin yüzde biri kadar yerleri almaya uğraşmakla geçti". Hep merak ederim, babam da arada bir çay içtiğinde düşünür mü "Hadi kız evlenelim be" deseydi ne olurdu diye.
Sen harikasın... Yine mükemmel bir yazı. Hayatımızda susup söyleyemediğimiz ve kocaman ''Keşkelerimiz''. Eline ve yüreğine sağlık...
Harika bir yazı.. Didem hanım bunu genişletip roman yapar belki bir gün diye düşündüm.
Bu yazın beni çok etkiledi. Bazen cesaretimizi ateşleyecek birşeyler
bekleriz, olmayınca da “keşke”ler başlar. Bu keşkeler bir sonraki
bekleyişimize ateş olurlar. Iyisi mi en başından cesur olmak lazım.
Yeni yorum gönder